hukukçu ve edebiyat

Ekim 31, 2006 at 3:11 pm (Genel)

Sadece kanun lafzını tekrarlayan bir ağız, aslında bir hiçtir….

yazılarınızın yayımlanmasını istiyorsanız

dokuzhukuku @ yahoo . com adresine yazılarınızı mail olarak atınız…

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

git

Ekim 31, 2006 at 3:05 pm (çağlar)

tamam bırak git artık
istemiyorsan tutmamam zaten
tamam,tutma ellerimi
bakma yüzüme hissetmiyorsan
ben yanarken sen üşüyorsan
istemiyorsan tutamam zaten
o kadar gücüm yok bilirsin
yüreğim kadar güçlü değil ellerim
sonum olacak bilyorum
yine gururn pençesine düşeceğim
istemiyorsan tutamam belki ama
unutma,unutamam seni…..

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

Ekim 28, 2006 at 7:01 pm (san)

Derinlerde ararken,
Gümüş kırların gümüş atlarını
Olmamış erik ağaçlarının gölgeleri gelir aklıma
Sürgün tenli aşkların kaçış noktası..
Mendiller üzerine piknik sepetlerinin açıldığı kör nokta..
Az sonra bir yılan çıkacak sepetin içinden
Ve ben de sıramı savacağım
İnciri ıssırmalı mı,ıssırmamalı mı?
Gümüş atlar!!
Eğer-siz de binerim
Yeter ki bırakmayın incirlerle beni!!
Issırmalı mı ,ıssırmamalı mı?

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

Ekim 24, 2006 at 10:41 pm (gürkan)

Esmerce ve koca kafalı olan genç ayakkabısını bağladı ve bağcıklarını ayakkabının içine soktu.Ancak bunu yaparken önden giden uzun boylu ve sarışın aynı zamanda hafif şişmanca 2 arkadaşına yetişmeye çalışıyordu,bu yüzden emeline istediği gibi ulaşamadı.Merdivenlerden indi,apartıman boşluğu nasıl da sıcaktı,jeyotermal bizim sokağa gelmeli diye iç geçirdi.
Dışarı çıktı ilk paragrafta tasvir edilen arkadaşları ceplerini yokluyorlardı,eksik olan birşey olmamalıydı;kalem,kupon,bülten… Herşey tamamdı bu 3 gencin yüce amacı için ancak bu yüce amacı keyifli bir hale getirebilmek için birşey eksikti.
Oldukça uzun boylu ve kalın kaşlı olan genç apartımanın ziline bastı 5 dakika önce ayrıldıkları konuttan birinin duymasını dilercesine.Ardından pıfft,pzzıfıt sesleri ardından yanıt geldi ve genç şunu söyledi:
“-Çay suyu bırak! “

Telefonun ucundaki bilinç buna bir anlam veremedi ve emin olun ki bunu duyan diğer bilinçler de ona destekçiydi.Ardından yeniledi uzun boylu,fırça kaşlı genç:
“-Çay suyu bırak! “

Anlamsızlık yenilenmişti,yeni bir boyut kazanmıştı,gelişen beyinlerin daha önce hiç karşılaşmadığı bir boyuttaydı anlamsızlık.Ardından sarışın ve hafif şişmanca genç bu şifreyi çözdü ki şu cümleyi megafona sarf etti karşıdakinin anlaması umuduyla :
“-Çay suyu koy kızım…”

Evet megafonun ucundaki ses anlamıştı,ne denmek istendiğini.Artık hiçkimse eskisi gibi değildi;koca kafalısı,şişmanı,uzunu,fırça kaşlısı… Yüzlerinde bir mutluluk ifadesi ve aniden patlayan sırıtma nöbetleri,artık bu kazanım hiç unutulmayacaktı.

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

genç

Ekim 24, 2006 at 10:41 pm (gürkan)

Genç,kuğulu parkın tahta banklarında oturmaktaydı.Bir elinde evde hazırladığı kumpiri vardı,alemenyon folyosundan çıkartılmış,böylece daha ucuza gelmişti gence kumpir keyfi.
Parkın sakinleri,sakindiler her zamanki gibi.Dolce&Gabbana baskılı şortlarının altına beyaz çorap giyen yaşlı emekliler ayaklarına ya siyah kösele ayakkabı ya da sandalet terlik giymişlerdi.(beyaz çoraplarını ne kadar da cesur bir şekilde sergiliyorlardı) Onlar yine hararetli hararetli memleket meselelerinden bahsediyorlardı ki kasketli ve aynı yukarıda betimlenmiş tiplerden biri olan bir amca “-Ersun Yanal,Hakan Şükür’ü bence takıma katmalı” dedi,ardından aynı tipteki başka bir amca “Yahu bu Recep çok dengesiz adam bence sağ kanat Ali Eren’in olmalı,Fatih Hoca bence yanlış düşünüyor” diye ünledi yanındaki amcaya.Aynı zamanda bu amcalar bir banka 4 kişi oturarak yeni bir rekora imza atmışlardı bile.
Kumpirini yemekle meşgul genç onları dinlerken “-Genç olmak ne güzel şey ama bence İbrahim Toraman’ın bu takımda yeri yok” diye iç geçirdi ki yanında bir anda onun bu düşüncesi duymuşcasına 11 tane aynı tipteki amca beliriverdi.Hep bir ağızdan şöyle dediler : “- oooouuuuuuuuuu it makes me wonder…”

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

sümük 3

Ekim 24, 2006 at 10:40 pm (oktay)

“but i fear tomorrow i’ll be crying,
yes i fear tomorrow i’ll be crying.”

dededen kalma,eski gramafondan yükselen eskimiş plaktan gelen hüzünlü,insanı karamsarlığa iten bu şarkının sözleri hayri nin de içini burkmuştu. sıkıcı, hareketsiz hayatının en büyük ironisi olarak, son derece radikal kararlar alan hayri, en kendini tekrar eden günlerinin sonunda bir de bakıyordu ki hayatı temelinden değişmiş. barajın duvarlarını yıkmaya kararlı suyun sessiz ve kıpırtısız bekleyişi gibi günlerce tekdüze yaşayan hayri, önlenemez bir dürtüyle uzaklara gitmeye karar verdi; hayatındaki yıkılan baraj kalıntılarından çok çok uzaklara, başka başka yerlere gitmek için debisini arttırdı yaşam gücünün.

sabah erkenden kalkmış ama yine de vize kuyruğunda adını yazdırmaya yetişememişti. hayri bu sarsıcı kararı aldığında ne kadar da bir film karesi ya da şiirsel bir andı o an. fakat o karara hayat kazandıracak adımlar da bir o kadar günlük hayatın hay huyuna yenik düşmüş, o şiirsel görünümü tırt bir bakkal romantizmine dönüştürmüştü.

hayallerini bir gün daha ertelemenin üzüntüsüyle köşedeki gevrekçiden aldığı iki poğaçayla kimsesiz ve belki de bu nedenle soğuk evinin yolunu tuttu hayri; ertesi günü yine büyük bir azimle konsolosluk kapılarını aşındırma kararlılığıyla.

kahvaltısını hazırlamadan önce elindeki gazete ve poğaça poşetini sandalyenin üstüne bıraktı ve soluklanmak için balkonda camiye bakan koltuğuna oturdu. ayağını da dizinden yukarı, göğsüne doğru çekmişti ve eliyle ayak parmaklarını ovuşturuyordu. birden fark etti ki bu çapa gibi tırnaklarla hayalinin kusursuz mekanlarına gidilmezdi. ola ki, uğruna divane olacağı bir dilber onu hayal ülkesinde bekliyordu. o zaman bu çapa gibi tırnaklarla bu yalancı mutluluk oynunu ne kadar oynayabilirlerdi? kelimenin tam anlamıyla “iğrenç” değil miydi?

yatmış kalkmış ve bir gün böylece, bu çocuk zekasının sadeliğinin simgesi özlü sözle, bitivermişti. sabah, daha henüz imamlar sabah namazını okumuşken, yollara koyulmuştu hayri. uzağa atılan bir okun ivmesiyle tepede yükselen güneş (erkek arkadaşlarım bunu kartal vuruşunun ivmesi diye de okuyabilirler:aynı şey) günün çok sıcak geçeceğinin habercisi gibiydi. konsolosluğun önünde uzanan hafifçe uzun kuyruk saatin bu kadar erken olmasından dolayı hayri yi düşündürmüştü ama ileri görüşlülüğünün de farkına vardırarak, içten içe bir gurur kaynağı olmuştu.

sıradaki insanlara (belki de aynı hayalleri paylaştığı insanlar) bir “günaydın” ı çok görmüyordu ama insanların bu işkence ile konuşur gibi halleri, sanki hayri ağızlarından laf almaya çalışıyormuş gibi halleri pek kanına dokunuyordu hayri nin. kime “günaydın,nasılsınız” dediyse, önce insanlar küfür gibi, soğuk cevaplar vermiş sonra da yerlerini kaybetme pahasına uzaktaki banka gidip oturmuşlardı. böylece sıra bir anda erimiş ve hayri kendini ilk sırada, görevlinin önünde bulmuştu. ve aynı anda, henüz ağzını ilk açışında, kendini hücrenin kapısı üzerine kapatılmış mahkum gibi pencerenin camdan,soğuk yüzüne bakarken bulmuştu. görevli hayri nin yüzüne baktıktan sonra birden pencereyi yüzüne kapatmış ve kendini bölmesine hapsetmişti.

hayri üstü kapalı olarak konsolosluğun vize vermek istemediğini anlamış ve evine dönerken, kalabalığın içinden bütün cesaretini toplayan bir yaşlı amca, elini burnuna götürerek bir hareket yapmıştı. hayri bundan sonra sabahları yüzünü daha dikkatli yıkamaya karar vererek evinin yolunu tuttu.

dededen kalma eski radyoda bir genç kız yeni şarkıyı haber veriyordu:

” tomakin den aney adlı çalışma, bütün öfkesinden dejenere olanlara gelsin.”

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

Ekim 24, 2006 at 10:39 pm (gürkan)

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

Yenidünya ve onun bekçisi

Ekim 24, 2006 at 10:37 pm (gürkan)

Sıcak bir mayıs perşembesiydi.Erken gelmişti sıcak günler,oturduğun yerde sırılsıklam kaldığın öğlenlerden biriydi.Saatine baktı 14.00′ü oluşturmaya çalışıyordu akrep ve yelkovan.Gidip şunu yatırayım diye söledi karnından tüm vücuduna bir ses.
Ardından giydi FBI yazılı terliklerini cebine programı koydu ve kalem koydu diğer cebine, bir de yeteri kadar bir kaç bozukluk.Merdivenlerden indi,apartman girişi ne kadar da serindi.Ama dışarısı kesinlikle öyle değildi.Yoluna koyuldu,yolu küçük bir yokuştan geçiyordu.Dalgın dalgın yolu arşınlarken sağına baktı;kocaman yeşil bir ağaç gördü,ama dalları sarı sarı şeker gibi yenidünyalarla kaplıydı. Gözlerini ayıramadı; “- Amma da çoklar” diye geçirdi içinden.Hayranlıkla yenidünyalara bakarken yeşil ve kahve dalların arasından bir çift göz gördü,pimapenin üstüne kollarını koymuş yaşlı ve şirret bir çift göz ona bakıyordu.Şüphesiz ki o gözler pimapenin krem beyazlığına gizlenmiş bir çift bekçiydi.O çirkef bir çift bekçi,hasmına cüzzamlı gibi bakıyordu.Bu bakış öyle bir bakıştı ki bakılan “şey” insanlıktan çıkar.Çirkefliğin ağır baskısı altında ezilerek bir “şey” e dönüşürdü.
Zebani gözler FBI terlikli genci gerçek dünyaya döndürdü.Yavaşlayan adımlar ve dünya hızlandı.Elini yoklarcasına bozuk paralara gitti gencin ve yoluna devam etti…

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

sümük 2

Ekim 24, 2006 at 10:36 pm (oktay)

ferhat o gün başkanı olduğu devlet in başına geçmek için (ki bu makam odasına gitmesiyle somut görünümünü alıyordu. makam odasındayken dünyanın en huzurlu insanıydı; ferhat işini seviyordu.) yatağında gözlerini açtığında yanağına öpücük konduran köpeğinin salyalar damlayan ağzını gördü (kahretsin ki bu köpek salyalarıyla güzeldi ki pavlov görse bugün bilimin daha ileri bir noktada olmaması işten bile değildi). köpeği ona adeta kahvaltısının hazır olduğunu ve kayısı kıvamındaki yumurtasının soğuyup sarısının pıhtılaşmak üzere olduğunu söylüyor gibiydi. kalktı ve ağırdan alarak hazırlandı ki zaten 10 da kalkmıştı. evden de neredeyse 12 de çıkacaktı (devlet başkanı olmak güzeldi ve ferhat çok mutluydu). birden acı bir telefon sesi geldi. arayan babası değildi. selami:
- çorap fabrikası açılıyor başkan. bugün seri üretime geçip renkli renkli, envai çeşit ürün üreteceklermiş. acilen açılışa gitmelisiniz.
dedi.
selami kim tanımıyordu ama insan bir devletin başkanı olduğunda herkes onu tanıyordu işte(tanınmak güzeldi). içinde, ülkesinde istihdamı arttıracak bir fabrik birimin daha açılmasının sevinciyle en “devlet başkanı”haliyle açılış yerine gitti.

  etrafında bir sürü demir ve hurda yığını vardı. yerden herhangi birini kaldırdı (ne önemi vardı ki;başkandı işte,formaliteyi yerine getiriyordu) ve elindeki çatalla demiri kesmeye çalıştı. çevrede başkanı gören herkes çöldeki deve kafilesine özgü büyük bir hızla başkanın olduğu yere toplanmıştı. zaten ferhat da böylesine önemli bir açılışta etrafında kimsenin olmamasına bir yandan şaşırmış bir yandan da içerlemişti. neyse ki açılış için gerekli kalabalık da artık vardı. ve vuruyordu ki elf kılıcından keskin çatalını kurdelesine; bir parça “bir şey” düştü burnundan kurdeleye. flaşların yokluğunda patlamıştı lastikler: bom, boom, bom:ikinici patlayanın bir kamyon lastiği olması kuvvetle muhtemeldi. ve arkalardan,aralardan, taa içlerden bir yerlerden bir çocuk haykırdı pervasızca:
- başkan burası demir sanayisi!!!
kulaklarda çınlıyordu küçük çocuğun sözleri ve nesilden nesile aktarılacaktı özgürlük yanlılarınca.

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

sümük

Ekim 24, 2006 at 10:35 pm (oktay)

çağlardan beri üst üste yığılıyorlardı. üst üste yığılıp birilerini bekliyorlardı. birilerini; onları tozlu raflarından alıp,çıkaracak ve “pufff” diyecekleri. bir “pufff”; eski zamanların, her çağa ait o ölümlü kokusunu vücutlarından alıp, bağrından çıkan her şeyi tekrar kabullenmeye hazır “toprağa” devrederlerken, ölümsüzlüklerini sarı sayfalarına yüklemişlerdi kitapların ve bir “pufff” tu onları canlandırmaya yetecek hareket ve onlar bu sefer ölümlülerin zihinlerinde ölümsüz olacaklardı. ama ölümsülük kusursuzluk demekti. kusursuzluk ise sadece düşüncelere aitti ve kitaplarında anlaşılmayı bekleyen geçici ölümlüler de zihinlere işlenmeyi bekliyordu. aksi halde ölümsüz olamamanın ve bunun sonucunda kusurlu kalabilmenin bütün acı sonuçlarına katlanacaklardı. ölümsüzlüğü bekleyen ölümlüleri zihninde kusursuzlaştırmamış bir çağının ölümlüsü onu pekala insansı hallerde düşünebilirdi. böyle insanların yazım aşamalarına garip bir tutkusu vardı; hayal dünyalarında esen fırtınaların ve belki de kuşakları etkileyecek yazınsal ürünlerin hangi üretim sancıları içinde yazıldığını görmek istiyorlardı. bu imkansız olduğunda ise o anlara insansı anlamlar atfediyorlardı. işte bunun için bu gibi insanların zihinlerinde ölümsüzlüğün o kusursuzluğu bir an önce yer edinmeliydi. yoksa çağlara seslenen o dev düşün adamlarının herhangi bir insandan farkı kalmayacaktı. onlar da pekala yazılarını yazarken sıkıntıdan ya da daha rahat nefes alabilmek güdüsüyle parmaklarını burunlarına götürecekler ve “sümük”lerini dışarı çıkarırlarken ve çıkardıklarında parmaklarıyla oynarlarken ki zevki duyumsadıklarında bir anlığına “yazı”nın onlara verdiği zevke yeğ tutacaklardı bu anlık zevk doyumunu. sümük; zamanla üst üste yığılıyordu ve bir çağa damgasını vuran insanların bile iradelerini zayıf düşürüyordu. ölümsüzlük iyi bir şeydi ve acil gerekliydi; insanların o büyük insanlara hala saygı duymasını istiyorduysak eğer. sümük… birikiyor ve rahatsız ediyordu. sümük… çıkarılmayı bekliyordu. sümük; “insan”a aitti,insandı.

Kalıcı Bağlantı Yorum yapın

Sonraki sayfa »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.