sümük 3
“but i fear tomorrow i’ll be crying,
yes i fear tomorrow i’ll be crying.”
dededen kalma,eski gramafondan yükselen eskimiş plaktan gelen hüzünlü,insanı karamsarlığa iten bu şarkının sözleri hayri nin de içini burkmuştu. sıkıcı, hareketsiz hayatının en büyük ironisi olarak, son derece radikal kararlar alan hayri, en kendini tekrar eden günlerinin sonunda bir de bakıyordu ki hayatı temelinden değişmiş. barajın duvarlarını yıkmaya kararlı suyun sessiz ve kıpırtısız bekleyişi gibi günlerce tekdüze yaşayan hayri, önlenemez bir dürtüyle uzaklara gitmeye karar verdi; hayatındaki yıkılan baraj kalıntılarından çok çok uzaklara, başka başka yerlere gitmek için debisini arttırdı yaşam gücünün.
sabah erkenden kalkmış ama yine de vize kuyruğunda adını yazdırmaya yetişememişti. hayri bu sarsıcı kararı aldığında ne kadar da bir film karesi ya da şiirsel bir andı o an. fakat o karara hayat kazandıracak adımlar da bir o kadar günlük hayatın hay huyuna yenik düşmüş, o şiirsel görünümü tırt bir bakkal romantizmine dönüştürmüştü.
hayallerini bir gün daha ertelemenin üzüntüsüyle köşedeki gevrekçiden aldığı iki poğaçayla kimsesiz ve belki de bu nedenle soğuk evinin yolunu tuttu hayri; ertesi günü yine büyük bir azimle konsolosluk kapılarını aşındırma kararlılığıyla.
kahvaltısını hazırlamadan önce elindeki gazete ve poğaça poşetini sandalyenin üstüne bıraktı ve soluklanmak için balkonda camiye bakan koltuğuna oturdu. ayağını da dizinden yukarı, göğsüne doğru çekmişti ve eliyle ayak parmaklarını ovuşturuyordu. birden fark etti ki bu çapa gibi tırnaklarla hayalinin kusursuz mekanlarına gidilmezdi. ola ki, uğruna divane olacağı bir dilber onu hayal ülkesinde bekliyordu. o zaman bu çapa gibi tırnaklarla bu yalancı mutluluk oynunu ne kadar oynayabilirlerdi? kelimenin tam anlamıyla “iğrenç” değil miydi?
yatmış kalkmış ve bir gün böylece, bu çocuk zekasının sadeliğinin simgesi özlü sözle, bitivermişti. sabah, daha henüz imamlar sabah namazını okumuşken, yollara koyulmuştu hayri. uzağa atılan bir okun ivmesiyle tepede yükselen güneş (erkek arkadaşlarım bunu kartal vuruşunun ivmesi diye de okuyabilirler:aynı şey) günün çok sıcak geçeceğinin habercisi gibiydi. konsolosluğun önünde uzanan hafifçe uzun kuyruk saatin bu kadar erken olmasından dolayı hayri yi düşündürmüştü ama ileri görüşlülüğünün de farkına vardırarak, içten içe bir gurur kaynağı olmuştu.
sıradaki insanlara (belki de aynı hayalleri paylaştığı insanlar) bir “günaydın” ı çok görmüyordu ama insanların bu işkence ile konuşur gibi halleri, sanki hayri ağızlarından laf almaya çalışıyormuş gibi halleri pek kanına dokunuyordu hayri nin. kime “günaydın,nasılsınız” dediyse, önce insanlar küfür gibi, soğuk cevaplar vermiş sonra da yerlerini kaybetme pahasına uzaktaki banka gidip oturmuşlardı. böylece sıra bir anda erimiş ve hayri kendini ilk sırada, görevlinin önünde bulmuştu. ve aynı anda, henüz ağzını ilk açışında, kendini hücrenin kapısı üzerine kapatılmış mahkum gibi pencerenin camdan,soğuk yüzüne bakarken bulmuştu. görevli hayri nin yüzüne baktıktan sonra birden pencereyi yüzüne kapatmış ve kendini bölmesine hapsetmişti.
hayri üstü kapalı olarak konsolosluğun vize vermek istemediğini anlamış ve evine dönerken, kalabalığın içinden bütün cesaretini toplayan bir yaşlı amca, elini burnuna götürerek bir hareket yapmıştı. hayri bundan sonra sabahları yüzünü daha dikkatli yıkamaya karar vererek evinin yolunu tuttu.
dededen kalma eski radyoda bir genç kız yeni şarkıyı haber veriyordu:
” tomakin den aney adlı çalışma, bütün öfkesinden dejenere olanlara gelsin.”